05 Temmuz 2009 Pazar
30 Haziran 2009 Salı
--Gazi, Fırat Kalender
--Güneşin Oğlu, Ahmet
--Fikrimin İnce Gülü, Ali
--Evimin Erkeği, Ahmet
--Sarışın mı Esmer mi?,
17 Nisan 2009 Cuma
"9. Kısa-ca Ulusal Öğrenci Filmleri Festivali"nin ödülleri sahiplerini buldu.
22 Şubat 2009 Pazar
1890: National Geographic'te yayınlanan ilk fotoğraf. Derginin 3. sayısında Herald Adası'nın gemiden çekilmiş fotoğrafı
1906: National Geographic'te ilk yabani hayat fotoğrafı.
Amerikalı George Shiras
1847: İlk şimşek fotoğrafı.
Bir fotoğrafçıda çalışan Thomas Easterly, ilk kez bir doğa olayını görüntüledi.
Dünyanın İlk Negatif Kullanılmadan Basılan Fotoğrafı...(Bilinen Dünyanın ilk fotoğrafını görüyorsunuz. Le Gras'ın pencersinden görünüş isimli bu fotoğraf 1826 da çekilmiş. Fransız fotoğrafçı Joseph Nicéphore bu fotoğrafını basım işlemine 'heliography' adını vermiş. Bu fotoğrafın basılması tam 8 saat sürmüş.)
1909: Kuzey Kutbu'nun ilk fotoğrafı.
1949-1956 / İlk gece gökyüzü fotoğrafı.
1861: İlk renkli fotoğraf. İskoç fizikçi James Clerk Maxwell siyah-beyaz fotoğrafı 3 ayrı filtreden geçirerek renkli kareye ulaştı

Bilinen en eski renkli fotoğraf Louis Ducos du Hauron tarafından 1872 de Fotoğrafta Güney Fransa'dan bir görünüş bulunmakta
1939'da Alman Kimyacı Robert Cornelius Philadelphia'da aile mağazasında kendi fotoğrafını çekmiş. Dünyanın ilk insan fotoğrafını çekerek tarihte yerini almış
ilk bayan portresi olarak tarihe geçmiş.Yukarda gördüğünüz fotoğrafta Dorothy Catherine Draper'e ait. Amerikada 1839 da çekilmiş ilk kadın fotoğrafı.,Fransız Louis Daguerre1839 da Amerika'da bulunmuş.Kimya profesörü John W. Draper, kendi kamerasını yapmış ve ilk insan portresini çekmiş. Kızkardeşi Dorothy Catherine
1985: Titanic'in ilk fotoğrafları. Okyanus bilimci Robert Ballard 3 bin 657 metrede Titanic'i görüntüledi.
1880 lerde Fransız bilimadamı I Étienne-Jules Marey kuşların nasıl uçtuğunu öğrenmek istedi.Bir saniyede 12 fotoğraf çekecek bir fotoğraf tabancasıyla yukarıdaki fotoğrafı çekti.
1940: İlk yüksek hız fotoğrafı.
1926: İlk renkli su altı fotoğrafı.
1991: İlk digital kamera. 13 Şubat 2009 Cuma
FOTOĞRAFTA KOMPOZİSYON (Kaynak:Metin Kasım, Reklam Fotoğrafçılığı, Çizgi Kitabevi, Konya:2005)
Kompozisyon, kontrol anlamına gelir. Bir fotoğrafın kompozisyonu, kendini ilk aşamada heyecanlandıran bir düşünceye doğru bir başkasını da yöneltebilmek için fotoğrafçının kullanımında olan bir araçtır. Bu anlamda kompozisyon insanı etkiler ve yönlendirir. İzleyicisini bedensel, duygusal ve zihinsel olarak etkilemesine olanak verecek şekilde fotoğrafçının etkinliğini arttırır. Araştırmalara göre görsel düşünenler izleyici bakışlarının resim ya da fotoğrafa bakarken kontrol edilebilir bir seyir izlediğini bilmektedirler. Usta bir sanatçı izleyicinin bakışını eseri üzerinde nasıl dolaştırmak gerektiğine tam anlamıyla hakimdir. Gözü çelerek öngörülen noktalara yönelmesi için çizgiler, şekiller, renkler kullanır. İzleyici de farkında olmadan, ancak isteyerek kendini bu yönlendirmeye bırakır. Mesela keskin kenarlı ve kaba şekiller hareket ve gerilimi çağrıştırırken, yumuşak şekiller dinginlik ve huzuru algılatır (Grill ve Scanlon 2003:18).
Fotoğrafçı görüntüsünü oluştururken karşısındaki sahnenin hangi unsurlarının fikirlerini destekleyeceğini, hangilerinin ise aykırı düşeceğini bilecek şekilde, fotoğrafındaki tüm ögelerin çağrıştırdığı etkilerin farkında olmalıdır. Kompozisyonun oluşturduğu zihinsel kontrol, fotoğrafın fiziksel, duygusal ve konusal içeriğinin birbirleriyle ilişkisinden doğar. Etkin bir kompozisyonla birlikte sunulan kışkırtıcı bir fikir zihinsel tepkiye yol açar. Böyle bir fotoğrafın üzerinde konuşmaya ya da en azından düşünmeye değer. İzleyici fotoğrafın ardındaki fikirden etkilenir ve belki de hoşlanır. Bu fikir iyi bir kompozisyon aracılığıyla algılanabilir ve belki de hoşlanır. Bu fikir iyi bir kompozisyon aracılığıyla algılanabilir. Sonuç olarak fotoğrafçı izleyicinin bakışını ve böylelikle de algılama biçimini kontrol altında tutmuş olur (Grill ve Scanlon, 2003:21).
Fotoğrafta kompozisyonu etkileyen önemli unsurlardan birisi de alan derinliğidir. Alan derinliği; üzerine odaklama (netlik) yapılan konunun ön ve arka kısmında net olarak görülen alandır. Kural olarak bu alan odaklama yapılan cismin önünde 1/3, arkasında ise 2/3 oranında gerçekleşir. Diğer bir anlatımla odaklama yapılan cismin önünde kalan alanın cisme yakın olan üçte biri net olurken, arkasında kalan alanın üçte ikisi net olacaktır. Alan derinliğini etkileyen üç temel faktör vardır, bunlar diyafram açıklığı, objektif odak uzunluğu ve konuya olan uzaklıktır (Kasım, 2003: 31).
- Diyafram açıklığı: Diyafram ne kadar kısılırsa (Diyafram üzerindeki rakamlar ne kadar büyürse,) alan derinliği o kadar artar, ne kadar açılırsa (rakamlar küçülürse) alan derinliği o kadar azalır.
- Objektif odak uzunluğu: Kullanılan objektifin odak uzunluğu ne kadar artarsa alan derinliği o kadar azalır, odak uzunluğu ne kadar azalırsa alan derinliği o kadar artar. Buna göre geniş açılı bir objektifle çekilen görüntüdeki alan derinliği, tele objektifle çekilenden daha fazladır.
- Konuya olan uzaklık: Çekim yapan kişi veya fotoğraf makinesi, çekimi yapılan konuya ne kadar yakın ise alan derinliği o kadar az, uzaklık ne kadar fazla ise alan derinliği de o kadar fazla olacaktır.
25 Ocak 2009 Pazar

1-Selçuk Üniversitesi Dekanı HALUK HADİ SÜMER2-Selçuk Üniversitesi Fotoğrafçılık ve Grafik Ana Bilim Dalı Başkanı Yrd.Doç.Dr. Metin KASIM
3-Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon Sinema Bölüm Başkanı Doç.Dr. AYTEKİN CAN

Törende, ödül kürsüsüne geçtiğimiz iki yılda olduğu gibi bu yıl da en çok öğrenciyi Selçuk Üniversitesi çıkardı. Selçuk Üniversitesi’nin 24 öğrencisi, 13 projeyle yarışmaya katıldı ve ödül aldı.
Gecenin yıldızı Selçuk Üniversitesi öğrencileri oldu...
ÖDÜL TÖRENİNDEN NOTLAR...Toplam 25 üniversite katıldı. 19 üniversite ödül aldı.Toplam 779 öğrenci katıldı. 125 öğrenci ödül aldı.Toplam 720 proje katıldı. 76 proje ödül aldı.En çok ödül alan üniversite Selçuk Üniversitesi- 24 öğrenci, 13 proje.bilgiler KanalD Haber
Gazete mizanpajı ödülü Birincisi: Selçuk Üniversitesi’nden Neslihan Çakmak.
Televizyon haberi ödülü Birincisi: Selçuk Üniversitesi’nden Mehmet Fatih Kayacık, Ersin Erdoğan, Fatma Aslan ve Büşra Köstence.
Araştırma-inceleme ödülüBirincisi: Selçuk Üniversitesi’nden Hediye Yıldırım.
21 Ocak 2009 Çarşamba
Bizler Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okurken medya tabiri kullanılmazdı. Onun yerine kitle iletişim araçları, yazılı ve görsel-işitsel basın tabirlerini kullanılırdı. Oysa şimdilerde okumuşu cahili medyanın ne olduğunu iyi biliyor. Geçmişten bu güne Türk halkının okumayı fazla sevmediğinden, gazetelerin satışlarının düşük olduğundan yakınılır. Eskiden gazete almak için para ödemek gerekiyordu, oysa şimdi internet gazeteleri sayesinde ücretsiz gazete okumak da mümkün oldu. Bırakın gazeteleri, eskiden raflarımızı dolduran kitap ve ansiklopedilerin yerlerini artık internetteki arama motorları aldı. Bir konu hakkında bilgi edinmek isteyen kişinin google’de konu adını yazıp enter tuşuna basması yeterli olmaktadır. Peki bilgi kaynaklarına ulaşmak bu kadar kolaylaşmış iken bizler acaba bu imkanları nasıl kullanıyoruz?
Türk halkı televizyon izleyen uluslar arasında süre açısından dünyada ilk sıralarda gelmektedir. Peki bizler neler izliyoruz, izlediklerimizden neler elde ediyoruz? İlk olarak haber programlarından başlayalım:
Yarışma programlarımıza gelince; eskiden yarışma programı denilince ya bilgi ya da beceri yarışmaları akla gelirdi. Şimdiki bilgi yarışmalarının sorularından bir örnek vereyim: “Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçasına ne ad verilir?” İnsanlarımızı geri zekalı yerine koyan bu anlayışa ne denebilir? Beceri yarışmalarımıza gelince; evlilik hayalleri kuran gelinlik kızlar ya da delikanlılar bir jüri karşısına çıkartılarak, milyonlarca insanın izlediği bir programda binbir türlü hakarete uğramaktadırlar. İçinde bilgi anlamında hiçbir şeyin bulunmadığı, bedavadan para dağıtan bir başka yarışma programı daha var ki içler acısı: Kutuların içine para miktarı yazan kartlar konulmuş. Yarışmacı kişinin yapacağı tek şey, “şu kutuyu aç” demek. Her bir bölümü saatler süren, bir yarışmacı adayının aylarca yarışma mekanı önünde aç-açık yatarak katılabildiği bu programları, okumuşu cahili ve okumuş ama cahil kalmış milyonlarca insanımız izlerken, onlar için mesajlar gönderirken, telefon şebekeleri atılan mesajlardan, TV kanalı ise ratingler sayesinde elde ettiği reklam gelirlerinden ceplerini doldurmaktadır. Üstelik insanlarımız yarışmacı kazanamayınca kendisi de kaybetmiş gibi üzülmekte, kazandığı taktirde sevinmektedirler. Sonuçta insanlarımız kolay yoldan para kazanmaya heveslendirilmektedir. Böyle bir şey gerçek hayatta gerçekleşmeyince, mutsuz olmakta, strese girmektedirler. Yarışma diye gösterilen bir başka programda ise insanlar bir akvaryumun içine kafalarını sokup ağızları ile yılan yakalayıp çıkartıyorlar. İlginç diye sunulan gösterilerden birinde de program konuğu canlı solucanları yutuyor. Yani insanlık dışı ne kadar iğrenç şey varsa Türk halkına yaptırılıyor veya izletilerek psikolojisi bozuluyor.
Yrd. Doç. Dr. Metin Kasım
14 Ocak 2009 Çarşamba
04 Ocak 2009 Pazar
Son zamanların en çok konuşulan konularından biri de Amerika’dan başlayıp tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz. Peki bu kriz Amerika’da neden başladı? Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, mortgage ismi verilen uzun vadeli konut kredilerinin geri ödemeleri yapılamadığı için. Her şeyi inceden inceye hesap eden, 50 sene sonraki devlet politikalarını bile şimdiden hazır eden Amerika, bu kredileri verirken, geri ödenemeyeceğini acaba gerçekten bilemedi mi, yoksa işin altında farklı muzurluklar mı yatıyor?
Amerika’da kriz ortaya çıktığında Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’a krizin Türkiye’yi etkileyip etkilemeyeceği sorulduğunda; krizin Türkiye’den teğet geçeceğini söylemişti. Bu söz Türk Halkı tarafından yanlış yorumlandığı Başbakanın son açıklamalarından anlaşıldı; Teğet geçmenin Türkiye’yi etkilemeyeceği değil, ucundan azıcık etkileyebileceğini söyledi. Teğet geçmekle ortasından geçmek arasında Türkiye için nasıl bir fark olabilir acaba? Türkiye’de konut kredileri geri ödenmediği için batan bankalar yok ama Türkiye nasıl etkileniyor diyecek olursak; dolaylı yoldan etkilendiğini görmekteyiz. Başta Amerika olmak üzere birçok Avrupa ülkesi krizin etkilerinden kurtulabilmek için ithalatı kısıtlayarak harcamalarını asgariye indirdi. Bu durumda ihracat yapan Türk işletmeleri de ya hiç mal satamaz hale geldi ya da sattıkları miktar eskiye oranla azaldı. Bunun sonucu ise yurt dışından Türkiye’ye girmekte olan döviz miktarı azaldı. Anlaşılamayan husus ise ihracat ile alakası olmayan bazı kesimler de kriz çığırtkanlığı yaparak, ülkemizi kaosa sürüklemeye giriştiler. Krizi fırsat bilip işci çıkartan işletmeler oldu. Bazı insanlar da dünyadaki bu krizi sanki Türkiye’deki hükümet yöneticileri çıkarmış gibi siyasi propaganda yapmaya başladılar. Amaçları; hükümet düşsün, sonra bizimkiler gelsin idi. Sizinkiler kim, bizimkiler kim Allah aşkına? Türkiye bir gemi ise, bizler de yolcularıyız. Gemi batarsa birlikte batarız. Biz en iyisi gemiyi yüzdürmeye çalışalım. Seçim zamanı geldiğinde, gemi kaptanı ve mürettebatını seçmek bizlerin elinde.
Dünya krizden kurtulmak için ne yapıyorsa biz de onu yapalım. Amerika’da iyi yönetilemediği için zor duruma düşen bankalar ve otomobil firmalarına kongreden destek çıkmadı, batanlar battı, kalanlar yüzüyor. Türkiye’de geçmişte bunun tam tersi örnekler yaşandı. Ona buna peşkeş çekilerek içi boşaltılan bankalar, kurtarma operasyonu adı altında devlet desteği ile kurtarıldı. Peki bunun bedelini kim ödedi? Tabii ki gariban Türk halkı ödedi. Amerikan halkı ise kurtarma görüşmeleri kongreye sunulduğunda sokaklara döküldü ve yönetimlerine hesap sordu, “kimin malını kime veriyorsunuz” diyerek kendini kurtardı. Amerika nezle oldu ama birçok dünya ülkesi zatürreye yakalandı. Ekonomisi kötü olan bir ülkenin uluslar arası camiada parasının değeri düşerken, Türkiye’de Amerikan Dolarının değeri yükseldi. Yani biz de zatürre olanlar arasına girdik. Bu zatürreden nasıl kurtuluruz acaba? Amerika’nın ve Avrupa ülkelerinin taktiğini izlemek en kolay ve anlaşılır olanı diye düşünüyorum: İthalatı kısmak. Özellikle otomobil, bilgisayar, plazma TV, cep telefonu, beyaz eşya ithalatını kısıp Türkiye’de üretimi olan ürünlere yönelmek. Bunu yapabilmenin iki yolu var. Birincisi halk olarak topyekün hareket etmek, ithal mal satın almamak ve lüks harcamadan kaçınmak. İkincisi ise hükümete düşüyor ki o da yerli üretimi teşvik edici uygulamalarda bulunurken, ithalata vergi yükü gibi kısıtlayıcı önlemler getirmek. Peki gümrük birliği anlaşması ne mi olacak? Böyle bir anlaşmayı zaten Türkiye tek taraflı olarak kabul etmişti. Yani yabancılar Türkiye’ye istedikleri gibi kolayca mal satacaklar ama Türkiye onlara satamayacak. Biz enayi miyiz? IMF kapımızdan ayrılmazken, Türkiye borç batağında yüzerken, biz neden borç ödemek için tekrar borç alalım ki? Krizi fırsat olarak kullanıp, biz de Avrupa ve Amerika’ya diyelim ki; “kusura bakma arkadaş, borçlarımı ödeyinceye kadar ve sizler de bize gümrük kapılarınızı şartsız açıncaya kadar ben sizden alışveriş yapamayacağım” Bunu diyebilir miyiz? Bal gibi de deriz. İsrail ateşkes anlaşmasına uymayıp, Filistin’e saldırıp katliam yaparken sesini çıkarmayan dünya ülkeleri bunu da anlayışla karşılasınlar.
İkinci önemli önlemimiz, banka tercihlerimizde olabilir. Hepimiz biliyoruz ki, adı Türk ancak sahibi yabancı bankalar var ülkemizde. Bankalar nereden para kazanıyor? Deyim yerinde ise tefecilikten kazanıyorlar. Üstelik bu işi de devletin izni ile yapıyorlar. Ortada bir üretim yok. Borç para veriyorlar, sonra da enflasyonun çok üzerinde faiz uygulayarak verdiklerinin çok daha fazlasını geri alıyorlar. Peki bu tefecilik kurumları yabancı işletmeler olursa ne oluyor? Türk milletinin paracıkları yurt dışına çıkıyor, halk da günden güne daha fakirleşiyor. Üstelik bu tip bankalarla ilgili şu söylentileri de duyuyoruz: Bu yabancı bankalar kredi verirlerken, karşılığında gayrimenkullere ipotek koyuyorlar, en ufak bir pürüz çıktığında kredi sözleşmesini iptal edip bu gayrimenkullerin sahibi oluyorlar. Bu durumda bu tip mal varlıklarını Türklerin elinden kolayca ve çok daha ucuza kapatmaları mümkün oluyor. Yabancılara mülk satışı ise kanayan bir yaramız olarak devam etmektedir. Dedelerimizin kanları karşılığı kazanılmış olan topraklarımız, siyasilerimiz tarafından çok kolayca feda edilebiliyor. Nereye kadar gider bu işin sonu bilinmez ama iyiye gitmediği kesin. Bir çırpıda devlet kasasına toplu para giriyor diye sevinen siyasilerin yaptığı; “altın yumurtlayan tavuğu kesme” operasyonundan başka bir şey değildir. Yurdumuzun en güzel ve değerli yerleri maalesef yabancıların elinde bulunmaktadır.
Türkiye ne krizler atlamış ve de nicelerini atlatacaktır. Yeter ki “yurdunu milletini özünden çok seven” insanlarımız ve yöneticilerimiz olsun. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Mutlu yarınlara Türkiye…
Yrd. Doç. Dr. Metin Kasım














