21 Ocak 2009 Çarşamba

Medya-Toplum ve Kültür (Media Public and Culture)

Medya-Toplum ve Kültür

Bizler Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okurken medya tabiri kullanılmazdı. Onun yerine kitle iletişim araçları, yazılı ve görsel-işitsel basın tabirlerini kullanılırdı. Oysa şimdilerde okumuşu cahili medyanın ne olduğunu iyi biliyor. Geçmişten bu güne Türk halkının okumayı fazla sevmediğinden, gazetelerin satışlarının düşük olduğundan yakınılır. Eskiden gazete almak için para ödemek gerekiyordu, oysa şimdi internet gazeteleri sayesinde ücretsiz gazete okumak da mümkün oldu. Bırakın gazeteleri, eskiden raflarımızı dolduran kitap ve ansiklopedilerin yerlerini artık internetteki arama motorları aldı. Bir konu hakkında bilgi edinmek isteyen kişinin google’de konu adını yazıp enter tuşuna basması yeterli olmaktadır. Peki bilgi kaynaklarına ulaşmak bu kadar kolaylaşmış iken bizler acaba bu imkanları nasıl kullanıyoruz?
Araştırmalar göstermektedir ki, Türk halkının çok büyük bir çoğunluğu okuma yerine, izlemeyi tercih etmektedir, yani televizyonu. Televizyon, çağımızın en önemli kitle iletişim aracı olmasa da kitleye iletme aracı olarak önemini korumaktadır. Bizler İletişim Fakültelerinde radyo ve televizyonların işlevlerini anlatırken, bu araçların haber verme, eğitme, mal ve hizmetleri tanıtma (reklam), eğlence işlevlerinin bulunduğunu söylemekteyiz. Dikkat ederseniz ilk sırada haber verme, son sırada ise, eğlence işlevini belirtmekteyiz. Radyo ile televizyonun en büyük farkı; birinde görüntü olması, diğerinde olmaması gibi gözükse de radyodan işyeri, otomobil gibi her ortamda yararlanabilirken, televizyonda bu imkan yoktur ve izlemek için diğer işleri bırakıp, televizyonun başına geçmek gerekmektedir. İşte sorun da zaten burada başlamaktadır:
Türk halkı televizyon izleyen uluslar arasında süre açısından dünyada ilk sıralarda gelmektedir. Peki bizler neler izliyoruz, izlediklerimizden neler elde ediyoruz? İlk olarak haber programlarından başlayalım:
Çevremizde ve dünyada olan bitenleri öğrenmek için izlediğimiz TV haberlerinde acaba ne kadar yansız haber izleyebiliyoruz? Her kanal kendi siyasi ve dünya görüşüne göre haberleri çarpıtarak verdiğinden, insanlar birden fazla kanalda aynı haberi farklı yorumlarla izlemek zorunda kalıyor. Hele ki basında tekelleşmenin televizyona yansıması, bir kişinin birden fazla kanala sahip olması, o görüşün haberlere de hakim olmasına yol açıyor. Bu durumda haberde objektiflik kavramından bahsetmek de güçleşiyor. Kaldı ki bizlere haber diye sunulan bilgilerin ne kadarının haber özelliği taşıdığı da şüpheli zaten. Birçok TV kanalı ana haber bültenlerinde mankenlerin ya da nota bilmeyen sözde sanatçıların kaçamaklarını anlatıyor bizlere. Diğer bir konu da rating (izlenme oranı) uğruna tüm kanallar en kanlı görüntüleri bizlere izletebilmek için adeta birbirleri ile yarışmaktadırlar ki, insanlar artık haber denilince, hep felaket görüntülerini hatırlıyorlar. İyi, olumlu haberler haberden sayılmaz oldu neredeyse.
İzlediğimiz yerli dizileri düşünecek olursak; çoğunda aşiret reislerinin, mafya babalarının lüks ve gayrimeşru yaşantıları ballandırılarak sunuluyor Türk halkına. Bunları izleyen çocuk ve gençlerimiz, mafya babalığına heves ederken, lüks villalarda yaşayıp son model otomobillerle gezen hanımları gören genç kızlarımız da böyle bir hayat yaşayabilmek için kötü yollara düşebiliyor.
Bizim çocukluğumuzda çizgi filmler öğretici ve duygusal gelişimi sağlayıcı tarzda idiler. Şimdi ise gerçek dışı kahramanların olağanüstü sihirleri, ilkokul çağı çocuklarının okul aşkları işlenir oldu. Yani ya şiddet, ya dehşet ya da çocukları dünyadan kopartan sihir ve büyüler var artık. Bunlarla büyüyen çocuklar gerçek hayatta üstesinden gelemedikleri sorunları artık şiddet ile çözmeye başlıyorlar. Manevi yönden de takviye alamayan çocuk ve gençlerin yaptıklarını yine medyadan öğreniyoruz: Annesini kesen, babasını doğrayan, kardeşini parçalayıp çeyiz sandığına koyan çocuk ve gençlere ait haberler bunlar.
Yabancı sinema filmlerine gelince; tamamı Batı kültürü ve düşüncesi doğrultusunda çekilmiş filmler bunlar. Bu filmlerde ne kadar kötü adam varsa ya Türk ya da Ortadoğu kökenli Müslümanlardan seçiliyor. Onların filmlerinin çoğunda mutlaka kilise-rahip, sofra duası ya da mezarlık başında yapılan dualar yer alıyor. Oysa Türk filmlerinde Türklere ya da müslümanlara ait değerler işlendiğinde, adı gericilik oluyor. 2008 yılı Aralık ayı içinde şifresiz kanallardan birinde izlediğim bir filmde, gayet normalmiş gibi işlenen şu sahneyi sizlere de anlatmak istiyorum: Gece yarısı bir saatte anne ve baba yatmış, uyumak üzere iken evlerinin önünde duran araba sesi ile adam kalkıyor. Pencereden baktığında genç kızının 50 yaşlarında bir adamın arabasından sarhoş bir şekilde indiğini görüyor ve biraz endişelenerek hanımına gördüklerini anlatıyor. Hanımı da endişelenecek bir durum olmadığını, kendisinin kızına doğum kontrol yöntemlerini öğrettiğini söyledikten sonra, her şey normalmiş gibi yatıp uyuyorlar. Batı’da bile şu anda bu hareketi herkes normal göremez iken, birileri bu tip filmleri televizyonlarımızda sürekli çocuklarımıza ve bizlere izleterek Türk Halkını da bu hayata alıştırmaya çalışıyor. Bunun sonucu nereye gider derseniz, cevabı çok basit: En fazla bir-iki nesil sonra annesi babası belli olmayan çocuklar ile dolacaktır Türkiye. Çağdaş Batı! ve Türkiye’deki misyonerleri de amaçlarına ulaşmış olacaktır.
Sanırım 2007 yılı ramazan ayı idi. Peygamberlerin hayatını anlatan iki sinema filmi gösterildi bir kanalımızda. Her ne hikmet ise ikisi de Hz. Musa’yı anlatıyordu. Tüm peygamberlere olduğu gibi Hz. Musa’ya da büyük saygımız vardır ama bu filmlerde Hz. Musa’nın hayatı, Yahudilerin anlayışı üzerine anlatılıyordu. Bir sahnesinde Hz. Musa, asasını havaya kaldırıp Allah’a kafa tutarak bağırıyordu. Sonrasında Allah cevap verdiğini göstermek için çalıları tutuşturuyordu. Burada verilen mesaj; Hz. Musa’nın Allah’tan hesap sorabilecek kadar Allah ile samimi olduğu, diğer peygamberlerden, daha büyük olduğu idi. Filmin son sahnesi ise daha düşündürücüdür: Hz. Musa, kavmini saldırılardan kurtardıktan sonra, zirvede bir tepe üzerinde tahtında oturmaktadır ve eliyle işaret ederek halkına der ki; “Ben artık buradan Allah’ın yanına çıkacağım, sizler de Allah’ın size vaat ettiği, içlerinden ırmaklar akan şu vadilere yerleşeceksiniz.” Peki şimdi düşünelim bu vadi neresidir? İçinde Fırat ve Dicle nehirlerinin de bulunduğu havza değil midir? Bugün İsrail’in Ortadoğu’da estirdiği terörün, Filistin halkına yaptığı katliamın nedeni belli değil midir? Türkiye’nin belli bölgelerinde satın aldığı iddia edilen toprakların alınma nedeni belli değil midir? Gariban ve cahil olan halkımızın büyük bir kısmı, bu filmi ibadet edercesine ciddiyetle izlerken, acaba kendilerine yutturulmaya çalışılan oyunu anlayabilmiş midirler?
Yarışma programlarımıza gelince; eskiden yarışma programı denilince ya bilgi ya da beceri yarışmaları akla gelirdi. Şimdiki bilgi yarışmalarının sorularından bir örnek vereyim: “Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçasına ne ad verilir?” İnsanlarımızı geri zekalı yerine koyan bu anlayışa ne denebilir? Beceri yarışmalarımıza gelince; evlilik hayalleri kuran gelinlik kızlar ya da delikanlılar bir jüri karşısına çıkartılarak, milyonlarca insanın izlediği bir programda binbir türlü hakarete uğramaktadırlar. İçinde bilgi anlamında hiçbir şeyin bulunmadığı, bedavadan para dağıtan bir başka yarışma programı daha var ki içler acısı: Kutuların içine para miktarı yazan kartlar konulmuş. Yarışmacı kişinin yapacağı tek şey, “şu kutuyu aç” demek. Her bir bölümü saatler süren, bir yarışmacı adayının aylarca yarışma mekanı önünde aç-açık yatarak katılabildiği bu programları, okumuşu cahili ve okumuş ama cahil kalmış milyonlarca insanımız izlerken, onlar için mesajlar gönderirken, telefon şebekeleri atılan mesajlardan, TV kanalı ise ratingler sayesinde elde ettiği reklam gelirlerinden ceplerini doldurmaktadır. Üstelik insanlarımız yarışmacı kazanamayınca kendisi de kaybetmiş gibi üzülmekte, kazandığı taktirde sevinmektedirler. Sonuçta insanlarımız kolay yoldan para kazanmaya heveslendirilmektedir. Böyle bir şey gerçek hayatta gerçekleşmeyince, mutsuz olmakta, strese girmektedirler. Yarışma diye gösterilen bir başka programda ise insanlar bir akvaryumun içine kafalarını sokup ağızları ile yılan yakalayıp çıkartıyorlar. İlginç diye sunulan gösterilerden birinde de program konuğu canlı solucanları yutuyor. Yani insanlık dışı ne kadar iğrenç şey varsa Türk halkına yaptırılıyor veya izletilerek psikolojisi bozuluyor.
Bir de müzik eğlence programlarına bakalım: Eskiden TRT ile övünürdük, ama TRT de sırf ratingini arttırmak için özel kanalları taklit etme yoluna gitti ve spikerlik eğitimi almamış insanları sunucu olarak, müzik eğitimi almamış insanları da sanatçı diye çıkarmaya başladı. Müzik eğitimi almış olanlara da daha niteliksiz parçaları seslendirtmeye başladı. Hele bir müzik programı vardı ki seyirciyi iyice zıvanadan çıkardı: Bülent Ersoy’u davet ettiği bir programda, Bülent Ersoy’un konuşmaları ve yılların radyo sanatçılarına karşı tavırları çok abes idi. Türkiye’nin resmi televizyonu olan, halka doğru haber vermek, bilgi ve kültürünü arttırmak amacıyla kurulan TRT bile bunları yaptıktan sonra, tüm amacı daha fazla para kazanmak olan özel kanallara ne diyebiliriz ki?
Peki biz hiç mi televizyon izlemeyelim? Televizyonsuz bir dünya düşünmek artık çok zor, fakat izleyeceğimiz kanallarda ve programlarda çok seçici davranmamız gerekiyor. Yayın akışlarına bakarak kendimize bir plan yapabiliriz. Ayrıca boşta kalan tüm vaktimizi televizyon izlemek için kullanmayıp, kitap, gazete okuyabiliriz, spor yaparak zinde bir hayat sürebiliriz. Belki de unutulmaya yüz tutmuş bir değerimiz olan eş, dost, akraba ziyaretlerini gerçekleştirebilir, karşılıklı sohbetlere tekrar zaman ayırabiliriz.

Yrd. Doç. Dr. Metin Kasım

1 yorum:

Halim KILIC dedi ki...

Hocam çok başarılı işler yapmıssınız tebrık edıyorum. Blogunuzu takibe aldım hayırlı gunler dılerım

TÜM FOTOĞRAFLAR METİN KASIM'a AİTTİR.HİÇBİR ŞEKİLDE İZİNSİZ KULLANILAMAZ.