MAKALE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MAKALE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2009 Çarşamba

Medya-Toplum ve Kültür (Media Public and Culture)

Medya-Toplum ve Kültür

Bizler Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okurken medya tabiri kullanılmazdı. Onun yerine kitle iletişim araçları, yazılı ve görsel-işitsel basın tabirlerini kullanılırdı. Oysa şimdilerde okumuşu cahili medyanın ne olduğunu iyi biliyor. Geçmişten bu güne Türk halkının okumayı fazla sevmediğinden, gazetelerin satışlarının düşük olduğundan yakınılır. Eskiden gazete almak için para ödemek gerekiyordu, oysa şimdi internet gazeteleri sayesinde ücretsiz gazete okumak da mümkün oldu. Bırakın gazeteleri, eskiden raflarımızı dolduran kitap ve ansiklopedilerin yerlerini artık internetteki arama motorları aldı. Bir konu hakkında bilgi edinmek isteyen kişinin google’de konu adını yazıp enter tuşuna basması yeterli olmaktadır. Peki bilgi kaynaklarına ulaşmak bu kadar kolaylaşmış iken bizler acaba bu imkanları nasıl kullanıyoruz?
Araştırmalar göstermektedir ki, Türk halkının çok büyük bir çoğunluğu okuma yerine, izlemeyi tercih etmektedir, yani televizyonu. Televizyon, çağımızın en önemli kitle iletişim aracı olmasa da kitleye iletme aracı olarak önemini korumaktadır. Bizler İletişim Fakültelerinde radyo ve televizyonların işlevlerini anlatırken, bu araçların haber verme, eğitme, mal ve hizmetleri tanıtma (reklam), eğlence işlevlerinin bulunduğunu söylemekteyiz. Dikkat ederseniz ilk sırada haber verme, son sırada ise, eğlence işlevini belirtmekteyiz. Radyo ile televizyonun en büyük farkı; birinde görüntü olması, diğerinde olmaması gibi gözükse de radyodan işyeri, otomobil gibi her ortamda yararlanabilirken, televizyonda bu imkan yoktur ve izlemek için diğer işleri bırakıp, televizyonun başına geçmek gerekmektedir. İşte sorun da zaten burada başlamaktadır:
Türk halkı televizyon izleyen uluslar arasında süre açısından dünyada ilk sıralarda gelmektedir. Peki bizler neler izliyoruz, izlediklerimizden neler elde ediyoruz? İlk olarak haber programlarından başlayalım:
Çevremizde ve dünyada olan bitenleri öğrenmek için izlediğimiz TV haberlerinde acaba ne kadar yansız haber izleyebiliyoruz? Her kanal kendi siyasi ve dünya görüşüne göre haberleri çarpıtarak verdiğinden, insanlar birden fazla kanalda aynı haberi farklı yorumlarla izlemek zorunda kalıyor. Hele ki basında tekelleşmenin televizyona yansıması, bir kişinin birden fazla kanala sahip olması, o görüşün haberlere de hakim olmasına yol açıyor. Bu durumda haberde objektiflik kavramından bahsetmek de güçleşiyor. Kaldı ki bizlere haber diye sunulan bilgilerin ne kadarının haber özelliği taşıdığı da şüpheli zaten. Birçok TV kanalı ana haber bültenlerinde mankenlerin ya da nota bilmeyen sözde sanatçıların kaçamaklarını anlatıyor bizlere. Diğer bir konu da rating (izlenme oranı) uğruna tüm kanallar en kanlı görüntüleri bizlere izletebilmek için adeta birbirleri ile yarışmaktadırlar ki, insanlar artık haber denilince, hep felaket görüntülerini hatırlıyorlar. İyi, olumlu haberler haberden sayılmaz oldu neredeyse.
İzlediğimiz yerli dizileri düşünecek olursak; çoğunda aşiret reislerinin, mafya babalarının lüks ve gayrimeşru yaşantıları ballandırılarak sunuluyor Türk halkına. Bunları izleyen çocuk ve gençlerimiz, mafya babalığına heves ederken, lüks villalarda yaşayıp son model otomobillerle gezen hanımları gören genç kızlarımız da böyle bir hayat yaşayabilmek için kötü yollara düşebiliyor.
Bizim çocukluğumuzda çizgi filmler öğretici ve duygusal gelişimi sağlayıcı tarzda idiler. Şimdi ise gerçek dışı kahramanların olağanüstü sihirleri, ilkokul çağı çocuklarının okul aşkları işlenir oldu. Yani ya şiddet, ya dehşet ya da çocukları dünyadan kopartan sihir ve büyüler var artık. Bunlarla büyüyen çocuklar gerçek hayatta üstesinden gelemedikleri sorunları artık şiddet ile çözmeye başlıyorlar. Manevi yönden de takviye alamayan çocuk ve gençlerin yaptıklarını yine medyadan öğreniyoruz: Annesini kesen, babasını doğrayan, kardeşini parçalayıp çeyiz sandığına koyan çocuk ve gençlere ait haberler bunlar.
Yabancı sinema filmlerine gelince; tamamı Batı kültürü ve düşüncesi doğrultusunda çekilmiş filmler bunlar. Bu filmlerde ne kadar kötü adam varsa ya Türk ya da Ortadoğu kökenli Müslümanlardan seçiliyor. Onların filmlerinin çoğunda mutlaka kilise-rahip, sofra duası ya da mezarlık başında yapılan dualar yer alıyor. Oysa Türk filmlerinde Türklere ya da müslümanlara ait değerler işlendiğinde, adı gericilik oluyor. 2008 yılı Aralık ayı içinde şifresiz kanallardan birinde izlediğim bir filmde, gayet normalmiş gibi işlenen şu sahneyi sizlere de anlatmak istiyorum: Gece yarısı bir saatte anne ve baba yatmış, uyumak üzere iken evlerinin önünde duran araba sesi ile adam kalkıyor. Pencereden baktığında genç kızının 50 yaşlarında bir adamın arabasından sarhoş bir şekilde indiğini görüyor ve biraz endişelenerek hanımına gördüklerini anlatıyor. Hanımı da endişelenecek bir durum olmadığını, kendisinin kızına doğum kontrol yöntemlerini öğrettiğini söyledikten sonra, her şey normalmiş gibi yatıp uyuyorlar. Batı’da bile şu anda bu hareketi herkes normal göremez iken, birileri bu tip filmleri televizyonlarımızda sürekli çocuklarımıza ve bizlere izleterek Türk Halkını da bu hayata alıştırmaya çalışıyor. Bunun sonucu nereye gider derseniz, cevabı çok basit: En fazla bir-iki nesil sonra annesi babası belli olmayan çocuklar ile dolacaktır Türkiye. Çağdaş Batı! ve Türkiye’deki misyonerleri de amaçlarına ulaşmış olacaktır.
Sanırım 2007 yılı ramazan ayı idi. Peygamberlerin hayatını anlatan iki sinema filmi gösterildi bir kanalımızda. Her ne hikmet ise ikisi de Hz. Musa’yı anlatıyordu. Tüm peygamberlere olduğu gibi Hz. Musa’ya da büyük saygımız vardır ama bu filmlerde Hz. Musa’nın hayatı, Yahudilerin anlayışı üzerine anlatılıyordu. Bir sahnesinde Hz. Musa, asasını havaya kaldırıp Allah’a kafa tutarak bağırıyordu. Sonrasında Allah cevap verdiğini göstermek için çalıları tutuşturuyordu. Burada verilen mesaj; Hz. Musa’nın Allah’tan hesap sorabilecek kadar Allah ile samimi olduğu, diğer peygamberlerden, daha büyük olduğu idi. Filmin son sahnesi ise daha düşündürücüdür: Hz. Musa, kavmini saldırılardan kurtardıktan sonra, zirvede bir tepe üzerinde tahtında oturmaktadır ve eliyle işaret ederek halkına der ki; “Ben artık buradan Allah’ın yanına çıkacağım, sizler de Allah’ın size vaat ettiği, içlerinden ırmaklar akan şu vadilere yerleşeceksiniz.” Peki şimdi düşünelim bu vadi neresidir? İçinde Fırat ve Dicle nehirlerinin de bulunduğu havza değil midir? Bugün İsrail’in Ortadoğu’da estirdiği terörün, Filistin halkına yaptığı katliamın nedeni belli değil midir? Türkiye’nin belli bölgelerinde satın aldığı iddia edilen toprakların alınma nedeni belli değil midir? Gariban ve cahil olan halkımızın büyük bir kısmı, bu filmi ibadet edercesine ciddiyetle izlerken, acaba kendilerine yutturulmaya çalışılan oyunu anlayabilmiş midirler?
Yarışma programlarımıza gelince; eskiden yarışma programı denilince ya bilgi ya da beceri yarışmaları akla gelirdi. Şimdiki bilgi yarışmalarının sorularından bir örnek vereyim: “Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçasına ne ad verilir?” İnsanlarımızı geri zekalı yerine koyan bu anlayışa ne denebilir? Beceri yarışmalarımıza gelince; evlilik hayalleri kuran gelinlik kızlar ya da delikanlılar bir jüri karşısına çıkartılarak, milyonlarca insanın izlediği bir programda binbir türlü hakarete uğramaktadırlar. İçinde bilgi anlamında hiçbir şeyin bulunmadığı, bedavadan para dağıtan bir başka yarışma programı daha var ki içler acısı: Kutuların içine para miktarı yazan kartlar konulmuş. Yarışmacı kişinin yapacağı tek şey, “şu kutuyu aç” demek. Her bir bölümü saatler süren, bir yarışmacı adayının aylarca yarışma mekanı önünde aç-açık yatarak katılabildiği bu programları, okumuşu cahili ve okumuş ama cahil kalmış milyonlarca insanımız izlerken, onlar için mesajlar gönderirken, telefon şebekeleri atılan mesajlardan, TV kanalı ise ratingler sayesinde elde ettiği reklam gelirlerinden ceplerini doldurmaktadır. Üstelik insanlarımız yarışmacı kazanamayınca kendisi de kaybetmiş gibi üzülmekte, kazandığı taktirde sevinmektedirler. Sonuçta insanlarımız kolay yoldan para kazanmaya heveslendirilmektedir. Böyle bir şey gerçek hayatta gerçekleşmeyince, mutsuz olmakta, strese girmektedirler. Yarışma diye gösterilen bir başka programda ise insanlar bir akvaryumun içine kafalarını sokup ağızları ile yılan yakalayıp çıkartıyorlar. İlginç diye sunulan gösterilerden birinde de program konuğu canlı solucanları yutuyor. Yani insanlık dışı ne kadar iğrenç şey varsa Türk halkına yaptırılıyor veya izletilerek psikolojisi bozuluyor.
Bir de müzik eğlence programlarına bakalım: Eskiden TRT ile övünürdük, ama TRT de sırf ratingini arttırmak için özel kanalları taklit etme yoluna gitti ve spikerlik eğitimi almamış insanları sunucu olarak, müzik eğitimi almamış insanları da sanatçı diye çıkarmaya başladı. Müzik eğitimi almış olanlara da daha niteliksiz parçaları seslendirtmeye başladı. Hele bir müzik programı vardı ki seyirciyi iyice zıvanadan çıkardı: Bülent Ersoy’u davet ettiği bir programda, Bülent Ersoy’un konuşmaları ve yılların radyo sanatçılarına karşı tavırları çok abes idi. Türkiye’nin resmi televizyonu olan, halka doğru haber vermek, bilgi ve kültürünü arttırmak amacıyla kurulan TRT bile bunları yaptıktan sonra, tüm amacı daha fazla para kazanmak olan özel kanallara ne diyebiliriz ki?
Peki biz hiç mi televizyon izlemeyelim? Televizyonsuz bir dünya düşünmek artık çok zor, fakat izleyeceğimiz kanallarda ve programlarda çok seçici davranmamız gerekiyor. Yayın akışlarına bakarak kendimize bir plan yapabiliriz. Ayrıca boşta kalan tüm vaktimizi televizyon izlemek için kullanmayıp, kitap, gazete okuyabiliriz, spor yaparak zinde bir hayat sürebiliriz. Belki de unutulmaya yüz tutmuş bir değerimiz olan eş, dost, akraba ziyaretlerini gerçekleştirebilir, karşılıklı sohbetlere tekrar zaman ayırabiliriz.

Yrd. Doç. Dr. Metin Kasım

4 Ocak 2009 Pazar

Kriz Teğet mi Geçti, Ortadan mı?

Son zamanların en çok konuşulan konularından biri de Amerika’dan başlayıp tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz. Peki bu kriz Amerika’da neden başladı? Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, mortgage ismi verilen uzun vadeli konut kredilerinin geri ödemeleri yapılamadığı için. Her şeyi inceden inceye hesap eden, 50 sene sonraki devlet politikalarını bile şimdiden hazır eden Amerika, bu kredileri verirken, geri ödenemeyeceğini acaba gerçekten bilemedi mi, yoksa işin altında farklı muzurluklar mı yatıyor?
Amerika’da kriz ortaya çıktığında Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’a krizin Türkiye’yi etkileyip etkilemeyeceği sorulduğunda; krizin Türkiye’den teğet geçeceğini söylemişti. Bu söz Türk Halkı tarafından yanlış yorumlandığı Başbakanın son açıklamalarından anlaşıldı; Teğet geçmenin Türkiye’yi etkilemeyeceği değil, ucundan azıcık etkileyebileceğini söyledi. Teğet geçmekle ortasından geçmek arasında Türkiye için nasıl bir fark olabilir acaba? Türkiye’de konut kredileri geri ödenmediği için batan bankalar yok ama Türkiye nasıl etkileniyor diyecek olursak; dolaylı yoldan etkilendiğini görmekteyiz. Başta Amerika olmak üzere birçok Avrupa ülkesi krizin etkilerinden kurtulabilmek için ithalatı kısıtlayarak harcamalarını asgariye indirdi. Bu durumda ihracat yapan Türk işletmeleri de ya hiç mal satamaz hale geldi ya da sattıkları miktar eskiye oranla azaldı. Bunun sonucu ise yurt dışından Türkiye’ye girmekte olan döviz miktarı azaldı. Anlaşılamayan husus ise ihracat ile alakası olmayan bazı kesimler de kriz çığırtkanlığı yaparak, ülkemizi kaosa sürüklemeye giriştiler. Krizi fırsat bilip işci çıkartan işletmeler oldu. Bazı insanlar da dünyadaki bu krizi sanki Türkiye’deki hükümet yöneticileri çıkarmış gibi siyasi propaganda yapmaya başladılar. Amaçları; hükümet düşsün, sonra bizimkiler gelsin idi. Sizinkiler kim, bizimkiler kim Allah aşkına? Türkiye bir gemi ise, bizler de yolcularıyız. Gemi batarsa birlikte batarız. Biz en iyisi gemiyi yüzdürmeye çalışalım. Seçim zamanı geldiğinde, gemi kaptanı ve mürettebatını seçmek bizlerin elinde.
Dünya krizden kurtulmak için ne yapıyorsa biz de onu yapalım. Amerika’da iyi yönetilemediği için zor duruma düşen bankalar ve otomobil firmalarına kongreden destek çıkmadı, batanlar battı, kalanlar yüzüyor. Türkiye’de geçmişte bunun tam tersi örnekler yaşandı. Ona buna peşkeş çekilerek içi boşaltılan bankalar, kurtarma operasyonu adı altında devlet desteği ile kurtarıldı. Peki bunun bedelini kim ödedi? Tabii ki gariban Türk halkı ödedi. Amerikan halkı ise kurtarma görüşmeleri kongreye sunulduğunda sokaklara döküldü ve yönetimlerine hesap sordu, “kimin malını kime veriyorsunuz” diyerek kendini kurtardı. Amerika nezle oldu ama birçok dünya ülkesi zatürreye yakalandı. Ekonomisi kötü olan bir ülkenin uluslar arası camiada parasının değeri düşerken, Türkiye’de Amerikan Dolarının değeri yükseldi. Yani biz de zatürre olanlar arasına girdik. Bu zatürreden nasıl kurtuluruz acaba? Amerika’nın ve Avrupa ülkelerinin taktiğini izlemek en kolay ve anlaşılır olanı diye düşünüyorum: İthalatı kısmak. Özellikle otomobil, bilgisayar, plazma TV, cep telefonu, beyaz eşya ithalatını kısıp Türkiye’de üretimi olan ürünlere yönelmek. Bunu yapabilmenin iki yolu var. Birincisi halk olarak topyekün hareket etmek, ithal mal satın almamak ve lüks harcamadan kaçınmak. İkincisi ise hükümete düşüyor ki o da yerli üretimi teşvik edici uygulamalarda bulunurken, ithalata vergi yükü gibi kısıtlayıcı önlemler getirmek. Peki gümrük birliği anlaşması ne mi olacak? Böyle bir anlaşmayı zaten Türkiye tek taraflı olarak kabul etmişti. Yani yabancılar Türkiye’ye istedikleri gibi kolayca mal satacaklar ama Türkiye onlara satamayacak. Biz enayi miyiz? IMF kapımızdan ayrılmazken, Türkiye borç batağında yüzerken, biz neden borç ödemek için tekrar borç alalım ki? Krizi fırsat olarak kullanıp, biz de Avrupa ve Amerika’ya diyelim ki; “kusura bakma arkadaş, borçlarımı ödeyinceye kadar ve sizler de bize gümrük kapılarınızı şartsız açıncaya kadar ben sizden alışveriş yapamayacağım” Bunu diyebilir miyiz? Bal gibi de deriz. İsrail ateşkes anlaşmasına uymayıp, Filistin’e saldırıp katliam yaparken sesini çıkarmayan dünya ülkeleri bunu da anlayışla karşılasınlar.
İkinci önemli önlemimiz, banka tercihlerimizde olabilir. Hepimiz biliyoruz ki, adı Türk ancak sahibi yabancı bankalar var ülkemizde. Bankalar nereden para kazanıyor? Deyim yerinde ise tefecilikten kazanıyorlar. Üstelik bu işi de devletin izni ile yapıyorlar. Ortada bir üretim yok. Borç para veriyorlar, sonra da enflasyonun çok üzerinde faiz uygulayarak verdiklerinin çok daha fazlasını geri alıyorlar. Peki bu tefecilik kurumları yabancı işletmeler olursa ne oluyor? Türk milletinin paracıkları yurt dışına çıkıyor, halk da günden güne daha fakirleşiyor. Üstelik bu tip bankalarla ilgili şu söylentileri de duyuyoruz: Bu yabancı bankalar kredi verirlerken, karşılığında gayrimenkullere ipotek koyuyorlar, en ufak bir pürüz çıktığında kredi sözleşmesini iptal edip bu gayrimenkullerin sahibi oluyorlar. Bu durumda bu tip mal varlıklarını Türklerin elinden kolayca ve çok daha ucuza kapatmaları mümkün oluyor. Yabancılara mülk satışı ise kanayan bir yaramız olarak devam etmektedir. Dedelerimizin kanları karşılığı kazanılmış olan topraklarımız, siyasilerimiz tarafından çok kolayca feda edilebiliyor. Nereye kadar gider bu işin sonu bilinmez ama iyiye gitmediği kesin. Bir çırpıda devlet kasasına toplu para giriyor diye sevinen siyasilerin yaptığı; “altın yumurtlayan tavuğu kesme” operasyonundan başka bir şey değildir. Yurdumuzun en güzel ve değerli yerleri maalesef yabancıların elinde bulunmaktadır.
Türkiye ne krizler atlamış ve de nicelerini atlatacaktır. Yeter ki “yurdunu milletini özünden çok seven” insanlarımız ve yöneticilerimiz olsun. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Mutlu yarınlara Türkiye…
Yrd. Doç. Dr. Metin Kasım
Bayramlarda ve tatil sezonlarında kaza haberleri daha da artmaktadır. Bayramın geldiğine ya da tatilde yakınlarımızı göreceğimiz için sevinelim mi, yoksa kazalarda ölen ve yaralananlara üzülelim mi? Kazalar ile ilgili en çok bilinen nedenler arasında aşırı hız, dikkatsizlik, uykusuzluk, hatalı sollama ve alkollü araç kullanımı gelmektedir, ancak yetersiz yolların ve alınmayan önlemlerin hiç mi payı yok bu kazalarda? Bu konuda 2000 yılında Milliyet Gazetesi’nde yayınlanmış olan makalemi Sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Yazımda trafik kazaları için, özellikle trafik terörü diyorum, çünkü ülkemizde trafik kazalarından dolayı ölen ve sakat kalanların sayısı terörünkinden daha fazladır, hem de o kadar fazladır ki, her aile ya kendi içinden ya da yakınlarından birilerini trafik terörüne kurban vermiştir. Ben de 1984 yılında lise öğrencisi iken annemi, ondan otuz yıl öncesi de tanımaya fırsat bulamadığım onbir yaşındaki teyzemi trafik canavarına kurban verdim. Bu canavar da nereden çıktı demeyin beyler bayanlar. Bu canavar, devletin kazaları önlemek için bir üniversite ile işbirliği yaparak hazırlattığı eğitim filminden çıktı. Bu deyim pek de tuttu doğrusu. Biz direksiyona geçenler ve devlet, yerine getirmediği sorumluluklarından dolayı masumdu, ama nedense bu trafik canavarları hiç uslu durmuyorlardı. Hiçbirimiz canavarlığı üzerimize kondurmadık. Televizyonlardaki kaza haberlerini izlediğimizde “tüh, vah” dedik, sonrasında da bu görüntüleri kanıksadığımızdan olacak, unutup gittik. Şunu iyi bilelim ki, ateş düştüğü yeri yakmakta, bu yüzden birçok aile ıstırap çekmektedir. Peki, kazaların tamamı sadece sürücülerden mi kaynaklanmaktadır, yoksa sürücüleri buna iten nedenler var mıdır? Her gün trafiğe çıkan binlerce otomobile rağmen, acaba yollarımız da aynı oranda genişlemekte midir? Yoksa yollar aynı kaldığı için, karayollarımız lunaparklardaki çarpışan otomobil pistine mi benzemektedir?
Bir Türk vatandaşı olarak 10. Yıl Marşı’nı okurken ve dinlerken çok hüzünleniyorum doğrusu. Niye mi? Bu marşta “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diye övünmüyor muyuz biz? Yoksa Atatürkçüyüz dediğimiz halde O’nun bilim ve teknolojiye verdiği önemi kavrayamadığımızdan, Atatürkçülük adına boş şeylerle mi uğraşıyoruz biz? Gelişmiş ülkeler diye bahsettiğimiz ülkelere bir göz attığımızda, bu ülkelerin ulaşımda hızlı tren, metro ve havayolunu, yük taşımacılığında ise denizyolu ve demiryolunu, ağırlıklı olarak kullandıklarını görmekteyiz. Ayrıca bu ülkelerdeki araç sayısına göre kaza oranları ile bu kazalardaki ölüm, yaralanma ve maddi hasarların da Türkiye ile kıyaslanmayacak ölçülerde düşük olduğunu net bir biçimde söyleyebiliyoruz. Birçok konuda hiç düşünmeden örnek alıp uygulayıverdiğimiz Çağdaş Batı’nın, çağdaşlığını kanıtladığı bu uygulamayı neden diğerleri gibi uygulayıvermiyoruz? Neden Türkiye’de yetkili birileri çıkıp hızlı tren ve metro taşımacılığının zamanının gelip de geçtiğini söylemiyor? Neden Rahmetli Özal’ın otoyollar için yaptığını şimdiki siyasi liderlerimiz metro ve hızlı trenler için yapmıyor? Neden Ankara-İstanbul arası hızlı tren projesi yıllardır uygulamaya geçilemiyor? Bir ara hızlı değil, ama hızlandırılmış tren seferlerine başlanacak oldu, 1 ay içinde olmadık tren kazası kalmadı. Yıllardır hiç tren kazası olmayan ülkemizde bu kazalar tesadüf müydü acaba? Yine gerçek hızlı trenlerin hayata geçirilmesi için bazı girişimler var ama nedense bu projeler uzadıkça uzuyor. Laf aramızda bazı taşımacılık firmalarının, kazançlarını yitirecekleri endişesi ile siyasileri etkileyerek, projeyi yavaşlattıkları ve hızlı tren projesine engel oldukları gibi dedikodular geliyor kulağımıza! Kuşkusuz ki Türkiye’de yolcu ve yük taşımacılığı sayesinde binlerce insan geçimini temin etmektedir. Ayrıca devlet de vatandaşa yüzde üçyüze yakın vergi koyarak sattığı petrolden ve yüzde ellileri aşan motorlu taşıtlar vergisinden, muazzam bir gelir elde etmektedir. Yine dedikodulara göre, devletin de bu vergilerden vazgeçmek işine gelmiyormuş! Vatandaşın ağzı torba değil ki büzesiniz, konuşuyorlar işte.
Bu ülkede her yıl yüzlerce masum insanın ölmemesi, sakat kalmaması, vatandaşın ve devletin trilyonlarca lira maddi hasara uğramaması için hızlı tren ve metro kullanımına geçilmesi gerekmez mi? Bu sayede boşalan yollarda trafik kazaları kendiliğinden azalmaz mı? Böyle büyük projeler için para nerede diyen yöneticilerimize işte cevap: Cebinden hiç para çıkmadan, yap-işlet-devret modeliyle yabancı firmalara ihale et, birkaç yıl içinde bütün yurdu demir ağlarla ör. Taşımacılık sayesinde geçimini temin edenler ne mi olacak? Tabii ki halka arz edilen metro ve hızlı tren hisselerinden satın alacak veya bunların getireceği yeni iş alanlarında çalışabilecekler. Şunu iyi bilelim ki, Türkiye’de trafik problemini çözecek hükümet, enflasyon canavarını yok eden hükümetten de, terör belasını bitiren hükümetten de daha başarılı olacaktır.
Kazasız, sağlıklı ve mutlu günler dileğiyle hoşca kalın.

METİN KASIM

TÜM FOTOĞRAFLAR METİN KASIM'a AİTTİR.HİÇBİR ŞEKİLDE İZİNSİZ KULLANILAMAZ.